Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2012 Cuma

Güneş kremi yararlı mi ?


Güneş kremi yararlı mı, zararlı mı?

Güneşten koruyucu kremlerin faydalarının yanı sıra zararlı etkileri olabileceği konusu yıllardır tartışılır. Prof. Zeynep Demirçay'a göre, doğru seçildiğinde ve kullanıldığında bu ürünler en etkin korunma yöntemlerinden biri
Güneşin sağlığa zararları konusundaki toplum bilinci gün geçtikçe artıyor. Ancak Deri Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr.Zeynep Demirçay, güneşten korunmak için henüz yeterli önlemlerin alınmadığı görüşünde.
Zeynep Demirçay, güneşe fazla maruz kalındığında güneşyanığı ve güneş çarpması gelişebileceğini, bebeklerin ve yaşlıların güneşten daha kolay etkilendiklerini söyledi. Güneşin deri kanserine neden olabileceğine dikkat çeken Demirçay, özellikle çok sayıda güneş yanığı geçirenlerin, çocukluk çağından itibaren sık ve yoğun güneşe maruz kalanların risk altında olduğunu, açık tenli kişilerde bu riskin arttığını belirtti. Deri yaşlanması, lekelenme ve alerji ise güneşin neden olduğu diğer sorunlar.

3 Temmuz 2012 Salı

Böbrek taşı yazı sevmiyor


Gün geçerken izlediğim bir sağlık haberi,Böbrek taşı yaz ayını sevmezmiş

Ağrısı gerçekten insanı çok etkileyen ciddi bir rahatsızlık.Yaz aylarında aşırı sıcaklar nedeniyle böbrek taşı ağrısı çeken insanların sayısının arttığını tespit edilmiş

İşte haberin ayrıntıları ;

29 Haziran 2012 Cuma

Ertesi günü hapı kullananlar fişleniyor mu ??


Günün geçerken izlediğim ilginç haberlerden biri de bu haber oldu.İnsanların özel hayatlarına biraz fazla müdahale gibi algıladığım bu haberin işte ayrıntıları

Sağlık Bakanlığı, cinsel ilişkinin hemen sonrasında gebe kalmamak için kullanılan 'ertesi gün hapları' için harekete geçti



Sağlık Bakanlığı’nın ertesi gün haplarıyla ilgili, eczaneler ve ecza depoları aracılığıyla kullanım sayısını ve kimler tarafından kullanıldığını belirleme kararı aldığı iddia edildi. 
Sevil Arınan'ın Cumhuriyet'te yayımlanan haberine göre; Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Öztürk, bakanlık olarak ertesi gün haplarıyla ilgili çalışma başlattıklarını doğruladı.
Doğum kontrol yöntemlerini özellikle aile hekimleri aracılığıyla uyguladıklarını kaydeden Öztürk, “Bakanlık olarak amacımız tamamen kullanımı yaygınlaştırmak. Şu an maliyetanalizini çıkarmaya çalışıyoruz. Sonrasında personeli eğiteceğiz, aile sağlık çalışanları aracılığıyla hapları dağıtacağız. Bunu tespit etmenin de bir sakıncası yok. Bakanımız Recep Akdağ da bu yeni uygulamamızı uygun gördü” görüşünü dile getirdi.
www.posta.com.tr

28 Haziran 2012 Perşembe

Kola'da şok gerçekler...

Kola ile ilgili her gün bir haber çıkıyor.Hemen hemen hepsi Kola ile ilgili gerçekleri göz önüne seriyor.işte bu haberlerden biri ;


Kolada şok eden gerçek

Fransa'da, 19 ayrı meşrubat markasında yapılan testte Coca ve Pepsi'de binde bir oranında alkol tespit edildi
Fransa'da yapılan bilimsel bir araştırma, şeker deposu kolanın obeziteye yol açtığını ortaya koydu. "60 Millons de consommateurs" (60 Milyon Tüketici) isimli dergi, Fransa Ulusal Tüketim Kurumu'nun (INC) kolalı içecekler üzerindeki araştırmasının sonuçlarına açıkladı.

Dergi, ülkede sağlık tartışmasına yol açan sonuçların "şaşkınlık verici" olduğunu ve bu içeceği tüketenlerin artık daha temkinli olması gerektiği yorumunu yaptı.

En büyük tehlikenin koladaki şeker miktarıyla ilgili olduğunu belirten INC, tam 19 kola markası (Coca-Cola, Pepsi, Auchan, Cora, Casino, Leader Price, Man U-Cola, v.b.) üzerinde yaptığı araştırmada; şeker, tatlandırıcı, katkı maddeleri, kafein ve alkole rastladı. Çoğunda litre başına 100 gramdan fazla, yani 20 küpe eşit şekere rastlanırken, bu rakam Coca- Cola'da 18, Pepsi de ise 17 olarak açıklandı.

LIGHT KOLA VÜCUDA ZARAR VERİYOR

"Light" kolaya gelince; tatlandırıcı miktarının "vücuda zarar verecek kadar çok oranda" olduğu belirildi. Kurum, fazla şeker tüketiminin başta obezite olmak üzere, diyabet ve kardiyovasküler hastalıklara yol açtığı hatırlattı.

Bilim insanları, laboratuvardaki incelemede sürpriz bir şekilde tarçın, Hindistan cevizi ve turunçgiller gibi bazı bitki ve meyvelerin bulgularını da elde etti. Kurum, bazı insanların bu bitki ve meyvelere karşı alerjik olduğunu hatırlatarak, giderek artan gıda alerjilerinin bir nedeninin de kola olabileceği belirtildi. 

Daha önce gazlı içeceklerde bulunduğu bilinmeyen "terpen"in doğal ürün bileşeni olarak aroma yaratmakta kullanıldığı keşfedildi.

ABD'nin Kaliforniya eyaletinde kanserojen olarak kabul edilen fosforik asit veya amonyum sülfat karamel E150D isimli gıda renklendirmekte kullanılan tartışmalı içeriğin de kola üretiminde kullanıldığı ortaya çıktı.

ÇOK DÜŞÜK ORANDA ALKOL

En şaşırtıcı veriyse kolada alkola rastlanması oldu. Aralarında Coca-Cola, Pepsi Cola, Coca-Cola Light Coke ve Coke Zero'nun da bulunduğu 10 içecekte alkole rastlandığını belirten uzmanlar, bu oranın ülkede alkollü içecek kabul edilen yüzde 1.2 oranından çok daha düşük, 0.001 oranında olduğunu bildirdi.

GİZLİ FORMÜL
Bu da litre başına 10 mg alkole karşılık geliyor. Fransa'daki Coca-Cola direktörü Michel Pepin "gizli formülü gereği" bazı aşamalarda alkolün kullanmış olabileceğini belirtirken, Pepsi adına konuşan bir sözcü de bazı içeceklerde "alkolün izine rastlanabileceğini", ancak Pepsi Cola'nın "alkol içermediğini" söyledi.

kaynak www.posta.com.tr

4 Haziran 2012 Pazartesi

Sıcaklar yükseldi...İşte Güneş altında beslenme tüyoları


Güneş altında beslenme tüyoları

Yaz geldi güneş ışıkları dünyamıza daha yakın daha dik ve daha etkili vuruyor artık.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Balon şişir zayıfla Dünyada yeni bir diyet salgını başladı. Hollywood yıldızlarının özel spor eğitmeni açıkladı

İNGİLİZ Venice A. Fulton, bilimsel çalışmalar ve kişisel gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı “Six Weeks To OMG” adlı kitabında, “Tüm bildiklerinizi unutun, beni dinleyin” diyor. Satışları geçenlerde doktor unvanı elinden alınan Fransız diyetisyen Pierre Dukan’ın “Dukan Diyeti” kitabı kadar iyi olan kitaptaki önerilerden bazıları şöyle:

Kahvaltıyı boşverin

Kahvaltıyı boşverin, kahvaltının günün en önemli öğünü olduğu söylenir. Yanlış. Beyin uykuda kalan son enerjiyi de harcar ve açlık sinyalleri gönderir. Yemeyin ve vücudunuzu hareket etmeye zorlayın. Böylece vücudunuzu depoladığı yağları yakmaya zorlarsınız.

Sabah kalkınca ilk işiniz 15-20 derece suyla dolu küvete acele etmeden girmek olmalı. Soğuk su, metabolizmanızı vücudunuzu ısıtmak için daha fazla yağ yakmaya zorlayacak. Küvette en fazla 15 dakika kalın. Çıkınca sıcak duş almaya kalkmayın. Bayılırsınız. Kalp ve diyabet sorunları olanlar da soğuk banyodan uzak durmalı.

Duştan sonra boş karnına bir fincan sütsüz ve şekersiz kahve için. Kahvedeki kafein vücudunuza daha hızlı yağ yakma emri verir.

Kahve içtikten sonra 8.00-9.00 gibi dışarı çıkıp biraz hareket etmeniz yağ yakma süreci hızlandıracaktır. En az yarım saat yürüyün veya bahçeyle ilgilenin.

İlk öğünü 10.00 gibi yiyin. Günde dolu dolu üç öğün yiyin. Az yemeye çalışmayın. Bu daha çok kontrolsüz yeme isteğine yol açıyor. Üç öğünden fazla yemeyin ve öğün aralarında hiçbir şey atıştırmayın.

Yatağa girmeden önce balon egzersizi yapın. Ayağa kalkıp vücudunuzu ve başınızı dik tutup 10 kez balonu şişirip boşaltın, balon şişirmek karın kaslarını kuvvetlendirecektir. Şişirmek başınızı döndürürse üç dakika ara verin ve yeniden deneyin.

Üçten fazla meyve yemeyin

- Yemeklerin yarısı proteinlerden oluşmalı. İstediğiniz kadar sebze yiyebilirsiniz ama günde 3 taneden fazla meyve yemeyin.

- Günlük karbonhidrat miktarınız da 120 gramı geçmemeli. Haftada iki kez somon gibi yağlı balıkları yemeye dikkat edin. Sabah kahvesi dışında gün içinde su ve yeşil çay dışında başka bir şey içmeyin.


kaynak http://haber.gazetevatan.com

24 Mayıs 2012 Perşembe

Yağları yakmak için çakal eriği


Yağları yakmak için çakal eriği

Çakal eriği, krampları çözücü, ağrıları dindirici, terletici, idrar söktürücü, müshil yapıcı, kan temizleyici ve yağları eriticidir
Çakal eriği Avrupa’nın orta, doğu ve güneyi, Asya’nın Türkiye, Kafkaslar, Türkistan ve Horasan, Afrika’nın kuzeybatısına yayılmış olup en son kuzey Amerika’ya taşınmıştır. Prunus kelimesi eski yunanca Prumnon’dan türemiş olup yabani çekirdek meyve ve spinosa Latince den türemiş olup dikenli dallar anlamına gelir. Türkçe’de neden çakal eriği diye anılır, muhtemelen çakallar tarafından sevildiğinden olsa ge¬rek. Almanca ise schlehe kelimesi slehe’den türemiş olup mavi anlamına Çakal eriğinin çiçeği eskiden halk arasında romatizma ve gribe karşı ve de müshil yapıcı olarak kullanılmıştır.
Tesir şekli: 
a) Çiçekleri; krampları çözücü, ağrıları dindirici, terletici, idrar söktürücü, müshil yapıcı, kan temizleyici ve yağları eriticidir. 
b) Meyveleri; damarları kasları büzücü ve ishali önleyicidir. 

Açıklama: Çakal eriğinin çiçekleri ile meyve ve yaprakları farklı şekilde etki ederler, bu da çiçeklerinin genellikle flavonlar ve flavonitglikozlar içermesindendir. Meyve ve yapraklarının ise yüksek oranda tanin içermeleri nedeniyle farklı etkiler gösterirler. Mesela çiçekleri müshil yapıcı iken meyve yaprakları peklik yapıcıdır. 
Çayı
a) Taze veya kurutulmuş Çakal eriği çiçeklerinden 2 tatlı kaşığı demliğe konur ve üzerine 300-500 ml kaynar su ilave edilerek 5-10 dakika demlemeye bırakıldıktan sonra süzülerek içilir. 
b) Yaprak veya kabuklarından 1tatlı kaşığı demliğe konur ve üzerine 300-500 ml kaynar su ilave edilerek 5-10 dakika demlemeye bıraktıktan sonra süzülerek içilir.
c) Meyvelerinden 1-2 tatlı kaşığı demliğe konur ve üzerine 300-500 ml kaynar su ilave edilerek 5-10 dk demlenmeye bırakıldıktan sonra süzülerek içilir.
Yan tesiri: Bilinen bir yan tesiri yoktur, tarife uymak gerekir. Çakal eriği normal erik gibi yenmez ve sadece tıbbi maksatla kullanılır.
Kullanılması
a) Üniversite kliniklerinde tedavi denemeleri yapılmamıştır, bu nedenle Çakal eriği 2. sınıf bir şifalı bitkidir. Bu alanda Üniversite kliniklerince tedavi denemeleri yapılmış ve etkisi ispatlanmış oldukça şifalı bitki mevcuttur. Bunların başında sindirim rahatsızlıklarına karşı Harpa-, Çörek-, Centiyan-, Haronga-, Papaya-, Gökçek İksiri daha etkilidir.
b) Komisyon E’nin 01.06.1990 tarihli ve 101 nolu monografi bildirisine göre çakal eriğinin çiçeği başta üşütme hastalıkları, nefes yolları hastalıkları, ishal, peklik, şişkinlik, mide krampları, bağırsak hastalık-ları, ödem, böbrek ve mesane rahatsızlıkları, genel dermansızlık ve derdeki kabarcıklara karşı ve de kan temizleyici olarak kullanılır. 
c) Halk arasında: Kabızlık, sindirim bozuklukları, vücudun su toplaması (ödem), romatizma, nikris (gut hastalığı), şişmanlık ve üşütme rahatsızlıklarına karşı kullanılır.
d) Çakal eriğinin meyvelerinden elde edilen şurup dişeti iltihaplan¬ma¬ları, bademcik iltihaplanması, makat ve mesane kaslarındaki zafiyetler ve gece yatağı ıslatmaya karşı kullanılır.

Birleşimi: Çakal eriğinin birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;
a) Flavonglikozit türevleri %2-3 oranında olup en önemlileri; Izoquercitrin (Quercetin-3-O-glukozit) Astragalin ve Quercetin içerir.
b) Ayrıca Tanin glukozlar, C-vitamini, Organik asitler ve az miktarda Siyanür asit glukozitler içerir.

kaynak www.posta.com.t

Bal Arılarından Gelen Sağlık: Propolis


Belki ilk kez duydunuz bu kelimeyi, ama devamı var: Eğir mumu, arı mumu, arı yapışkanı, eğer mumu, laden, eğil mumu, eğri mum, girabolu, kirebolu, pireboli halk arasında propolise verilen adlardan bazıları. Yöresel isimlerinden de anlaşılacağı üzere propolis arılarla ilgili bir terim. Propolis terimi bize bitkilerle bal arılarının müthiş bir uyum içinde çalışarak ürettiği mucizevi bir ürünü anlatıyor.

Bitkilerin kendilerini korumak için salgıladığı reçinemsi maddenin, bal arıları tarafından kendi çıkarları için kullanılması sonucu oluşan propolis, insanlar için de çok faydalı olmuş. İnsanlar bu üründen faydalanmış ve pek çok alanda bu değerli ürünü kullanmıştır. Peki nedir propolis? Bitkilerin büyük bir bölümü yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini, mikrop üremesine ve çürümeye karşı ürettikleri, su geçirmez ve ısı yalıtımı sağlayan reçinemsi maddelerle korur.
Bal arıları bu antimikrobiyal (mikrop üremesini engelleyen) özellikli reçinemsi maddeleri ağaçların gövdelerindeki çatlaklardan, tomurcuklardan ve yapraklardan toplar ve kovana getirir. Kovana getirilen ve değişik miktarlarda mumla karıştırılan bu reçinemsi madde propolis olarak adlandırılır ve kovan içinde kullanıma hazırdır. Olağanüstü bir yaşam disiplini ve iş bölümü ile örnek almamız gereken bir yaşam sürdüren bal arıları için topladıkları propolis, aslında kovanın hem temizlik hem de yalıtım maddesidir. Kış mevsimine hazırlanan arılar sonbaharda kovan girişini daraltmak, çatlakları ve gedikleri sıvamak, kovanın soğuk ve nem girebilecek her türlü deliğini onarmak amacıyla tüm bu alanları propolisle kaplar. Propolis böylelikle arıların en önemli barınağı olan kovanlarını hem kışın soğuğundan hem de dışarıdan gelebilecek mikroplardan korumuş olur. İlkbaharda dışarı çıkmak için yine propolise ihtiyaç
vardır. Öncelikle eski propolisler sökülür, kovan içinde hep birlikte aynı anda kanat çırparak kovan havalandırılır ve ilkbaharla birlikte gelen yaşam sevincine katkıda bulunacak arı yavruları (larvalar) için tüm petek gözleri propolisle temizlenir ve cilalanır. Ana arı (kraliçe arı), yumurtalarını bu petek gözlere teker teker bırakacak ve her bir gözde,
büyüdüğünde yaz boyunca bal yapmak için çalışacak genç, güçlü, çalışkan arıları meydana getirecek yavrular oluşacaktır.
Doğadaki her canlı yavrusuna özenle bakar, besler, büyütür. Arılarda da bu bakım kusursuzdur. Bakıcı arılar daha kraliçe arı yumurtlamadan, her bir gözü propolisle siler, parlatır. Propolisin yoğun antimikrobiyal özelliği arı larvalarını her türlü hastalıktan korurken, antioksidan ve hücre yenileyici özellikleri larvaların arı sütünün de yardımıyla çok hızlı büyüyüp gelişmesini ve sağlıklı kalmasını sağlar. Petek gözlerin propolisle temizliği, sofralarımıza gelecek, ağzımızı tatlandırırken sağlık da verecek başka bir olağanüstü karışım olan balın depolanacağı, yumurta
bırakılmayacak gözler için de geçerlidir. İşte arının üşenmeden, yorulmadan topladığı ve kendine özgü bir şekilde yoğurduğu bu mucize ürün, hem balına hem de yavrusuna hijyenik bir ortam sağlamak ve tüm tehlikelerden korumak amacıyla kullandığı müthiş bir adaptasyondur. 
Bal arılarının propolis toplamak için tercih ettiği başlıca bitkiler arasında kavak, at kestanesi, kestane, söğüt, akçaağaç, çam, meşe, huş, köknar, kızılağaç, fındık, ökaliptus ve karaağaç sayılabilir. Ülkemizde yapılan çalışmalar sonucunda bal arılarının çoğunlukla kavak, söğüt ve kestane ağaçlarından propolis topladığı belirlenmiştir. 
Ülkemizde kullanımı halen çok az olan propolise dair bilgilerin tarihçesi aslında hayli eskiye, milattan öncesine dayanmaktadır. Ünlü Yunan filozof Aristoteles, arıların çalışmasını saydam kovan kullanarak incelemek istemiş, ancak kovanın saydamlığı koyu renkte mumsu maddeler ile kapatılmıştır. Bu koyu renkli maddenin propolis olduğu tahmin edilmektedir. 
Propolisin tarihçesi 
Propolisin, insanlar üzerindeki olumlu etkileri çok eskiden beri bilinmekte, halk arasında kullanımı çok eski çağlara dayanmaktadır. İlk olarak milattan önceki yıllarda Yaşlı Plinius’un Roma’daki okulunda propolisin ağrı azaltıcı, yara iyileştirici özellikleri tanımlanmıştır. Mısırlılar için ise daha erken dönemlerde bile arının dinsel bir önemi vardı, cesaret ve güvenin sembolüydü. Eski çağlarda Mısırlılar propolisi bazı hastalıkların tedavi edilmesinde, ölülerin  mumyalanmasında kullanmaktaydı. 
Romalılar da arıya saygı duymuş ve propolisi yaygın olarak kullanmıştır. Yazıtlarda, Roma tanrısı Jüpiter’in güzel Melissa’yı arıya çevirdiği ve böylece mucizevi, iyileştirici propolisi ürettiği anlatılır. 
Hippokrates (MÖ 460-377) propolisin deri hastalıkları, ülser ve sindirim sistemi rahatsızlıklarının tedavisinde kullanıldığını belirtmiştir. Afrika’da ise propolis ilaç olarak uzun zamandır kullanılmaktadır.
12. yüzyıla ait Avrupa kayıtlarında, propolisin ağız, boğaz enfeksiyonları ve diş sağlığı için kullanılan tıbbi preperasyonları tanımlanmıştır. Propolisin eski zamanlara dayanan diğer bir kullanımı da vernik olarak kullanılmasıdır. İtalya’da 17. yüzyılda Stradivari, propolisi telli enstrümanların cilalanmasında kullanmıştır. Bunların yanı sıra çok eski çağlardan beri yapıştırıcı ve çatlakları kapatıcı olarak, tahta ve başka yüzeyleri korumak için, özellikle de antimikrobiyal özelliğinden dolayı sağlık koruyucu olarak kullanılmaktadır.
Propolisin fiziksel özellikleri 
Bu kadar değerli bir ürün olan propolisin görüntüsü aslında pek de hoş değildir, kokusu ise kimine hoş gelen, kiminin de çok keskin bulduğu reçinemsi bir kokudur. Propolisin standart bir rengi yoktur. Sarıdan koyu kahverengiye, bazen de yeşile çalar. Bu renk çeşitliği propolisin toplandığı bölgeye dolayısıyla bitkisel kaynağına bağlıdır. Örneğin ılıman iklime sahip ülkelere ait örnekler, ülkemizde de olduğu gibi aşağı yukarı belirgin bir kahverengiyken, tropik iklime sahip ülkelerde ve Avusturalya’da propolisin rengi siyahtır. Finlandiya propolisi turuncudur, Küba propolisi ise koyu menekşe rengidir. Propolisin yapışkan bir kıvamdadır. Bundan dolayı arıcılar arasında arı yapışkanı olarak da adlandırılır. Kovandan topladığınız zaman elinizde reçinemsi bir koku ve sarı-kahverengi lekeler bırakır.
Propolisin insanlar için önemi
Propolisi anlatıp durduk: Bitkiler salgılıyor, bal arıları topluyor, onların kovanlarından da insanlar alıp kullanıyor. Peki günümüzde propolis insanların ne işine yarıyor? İçeriğindeki çok sayıda etken bileşik sayesinde propolisin bazı biyolojik etkileri var. Ancak her propolis aynı etkilere sahip değil. Çünkü her bölgede arıların propolis topladığı bitkiler farklı. Bunun sonucunda da propolisin hem içeriğinde hem de biyolojik etkilerinde çeşitlilik ortaya çıkıyor. En önemli özelliği daha önce de değindiğimiz gibi antimikrobiyal özelliği. Bunun yanı sıra iltihap önleyici, ülser önleyici, lokal anestezik, karaciğer koruyucu, bağışıklık sistemini güçlendirici etkilerini sayabiliriz. Üstelik propolisin her geçen gün yeni etkileri keşfediliyor.
Çok sayıdaki etkisinden dolayı propolisten elde edilebilecek ürün yelpazesi de hayli geniş. Propolis tıpta, kozmetikte ve gıda sektöründe kullanılıyor. Propolisli tabletler, pastiller,cilt kremleri, nemlendirici kremler, şampuanlar, rujlar, diş macunları ve ağız spreyleri gibi ticari ürünler var. Ülkemizde propolisle ilgili çok az yerli ürün bulunmasına karşın çok sayıda ithal ürüne ulaşılabiliyor. Propolis kullanımında üzerinde durmamız gereken en önemli nokta propolisi kovandan alır almaz ham bir şekilde tüketmemek olacaktır. Yaygın olmasa da bazı kişilerde alerjik tepkilere neden olabilmektedir, bu tepki genelde deri yangısı şeklinde gözlenmektedir. Bundan dolayı propolisi mutlaka işlenmiş halde tüketmek gerekir, çünkü işlenme sırasında alerjik etkisi yüksek oranda yok olmaktadır.
Doğanın ve arının bu mucizevi ürününden en verimli şekilde faydalanabilmemiz onu günlük hayatımıza işlenmiş ürünler halinde dahil etmemizle mümkün olacaktır. Bal arılarını propolis üretmeye teşvik etmek, sonrasında da ürettikleri propolisi işleyip sadece insan sağlığını değil esas amacı olan arı sağlığını da korumak amacıyla kullanmak, dünyada ikinci sırada yer alan Türkiye arıcılığını bilimsel yönde destekleyecek, arıcılarımızın sadece bal değil insanlığa ve arılara yararlı diğer arı ürünlerini de üretmesi ve değerlendirmesine katkı sağlayacaktır.
Ömür Gençay Çelemli *
Aslı Özkırım **
* Dr, Hacettepe Üni. Arı ve Arı Ürünleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
* * Dr, Hacettepe Üni. Biyoloji Bölümü Arı Sağlığı Laboratuvarı
Kaynaklar
Münstedt , K., Zygmunt, M., “Propolis-current and future medical uses”, American Bee Journal, Sayı 141, s. 507-510, 2001.
Simone-Finstrom, M., Spirak, M., “Propolis and bee health: the natural history and significance of resin use by honey bees”, Apidologie, Sayı 41, s. 295 311, 2010.
Ghisalberti, E. L., “Propolis: A Review”, Bee World, Sayı 60, s. 59-84, 1979.
Brown, R, Bee Hive Products Bible,1993.
Krell, R., Value-Added Products from Beekeeping, (5. Bölüm), FAO Agricultural Services, 1996.
Jolly, V.G., Propolis varnish for violins, Bee World, Sayı 59, s. 158-62,1978.
D’ Albore, G. R., “L’origine geographıque de la propolis”, Apidologie, Cilt 10, Sayı 3, s. 241-267, 1979.
Kaynak:
Bilim ve Teknik Dergisi, Eylül 2011, Sayı:526



21 Mayıs 2012 Pazartesi

Sağlıklı saçın 5 sırrı


Sağlıklı Saçın ‘5’ Sırrı

Sağlıklı bir saça sahip olmak istiyorsunuz ama ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. İşte size sağlıklı saçın ‘5’sırrı:



Sağlıklı bir saça sahip olmak istiyorsunuz ama ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. İşte size sağlıklı saçın sırları...


Normal tarama ve yıkama işlemlerinde saçta yıpranma en alt seviyededir.  Ancak bazı işlemler saçın sağlam olan dış kılıfı zaman içinde yıpratır ve kırılgan olan içyapıdaki zincirler rahatlıkla kopar. Bu durumda saçta kopmaya ve kırılmaya bağlı kayıplar yaşanır. Saç temel yapısında protein ve su içermektedir. Bu baş elementleri eksilten işlemler saçta yıpranma yaratır.

Saçı fiziksel olarak zorlayan işlemleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Saçı kuru iken fırçalama:  Saç şekil değiştirmeyi içindeki hidrogen (su) bağlarının yer değiştirmesi suretiyle yapar. Saç esnekliği saç nemliyken artar. Saç kuruyken kendi boyunun 20%si oranında esner ve kırılır bu nedenle saç kuruyken taranmamalıdır. Saç nemliyken 50% oranına kadar esneyebilir. Saça nemliyken şekil verilmelidir.  Saçın en büyük nem kaynağı sudur, bu nedenle saçımız yıkandıkça ihtiyacı olan nemi kazanır. Kazandığı nemi uzun süre koruyabilmesi için saç kremi ve bakım kremlerinin kullanımı faydalıdır.

2. Fön, düzleştirici, maşa saça yapılan sıcak işlemlerdir. Saçın sıcağa karşı direnci zaman içinde azalır. Bu nedenle bu işlemlerin sık uygulanması (hafta 2-3 kere) durumunda saçta kopma ve kırılmalar artar. Sıcak uygulamalar sonucu saç var olan nemini ve esnekliğini kaybeder. Bu durumunun sonucu olarak saç artık şekillendirme yapmadan doğal haliyle şekil verilemez hale gelir.


3. Perma, Defrize, Brezilya Fönü:  Saç yapısını yüzeyden değil, içeride bulunan sülfür bağlarını kopartıp yeniden istenen şekilde ( düz/ kıvırcık) bağlama yöntemi ile saç şeklini uzun süreli değiştiren uygulamalardır.  Bu uygulamalarda saça direncini veren temel zincirsi yapı hasar görebilmektedir.  Bu nedenle bu işlemleri profesyonel kişilerin yapması ve saça yılda 1 defadan fazla uygulanmaması gerekmektedir. Bu zincirsi yapı fazla zorlandığında hasar görmekte ve bu hasar bakım yöntemleri ile onarılamamaktadır. Tek çözüm saçın işlemli yerden itibaren kesilmesidir. Aksi takdirde saç sürekli koparak saçın uzamasını engelleyecektir.
4. Krepe: Saçın uzama yönün aksine doğru taranarak saçın kabartılması yöntemidir.  Bu yöntemde saçın dış yapısını oluşturan pul tabakanın dizilişinin tersi yönünde bir tarama gerçekleşir. Saç zaman içinden bu yöntemden zarar görür.

5. Keskin renk değişimleri:  Sık aralıklarla saç boyası uygulaması ve saç rengini keskin şekilde değiştirmek (Siyah renkten sarıya dönmek, sarı saçı kızıl yapmak sonra siyah yapmak vb) güçlü ve saçı yıpratıcı kimyasal kullanımı gerektirdiği için saça zarar vermektedir.  İdeal olan saçın kendi tonuna yakın renkler kullanmak ve ya keskin renk değişimlerini uzun aralıklarla yapmaktır.  Saçında boya sebebiyle kurumadan şikâyet eden kişilerin ağırlıklı olarak dip boya kullanmaları, saçın tamamını 4-6 ayda bir boyamaları önerilmektedir.  Boyalı saçlarda saç büyük oranda nemini kaybetmektedir. Bu nedenle bakım maskelerinin haftada 1-2 kullanımı faydalıdır.

6. Kaynak saç kullanımı:  Saçın daha yoğun görünmesini sağlamak amacı ile saça ekleme yapılması yöntemidir.  Saçı çekerek bir kuvvet uyguladığı için saçta kırılma yaratma riski vardır. Özellikle zayıf saç yapısı olan kişilerde uzun süreli kullanımlarda saçta kalıcı kayıp yaratma riski vardır.


7. Saçı sürekli çekerek çok sıkı toplamak:  Bu işlemde saçı sürekli çekerek toplamak saçta ilk aşamada kırılma yaratacaktır. Daha ağırlıklı zencilerde görülen kopmaya bağlı saç kaybı bu sebeple oluşmaktadır. Bizde ise daha ağırlıklı kapalı bayanlarda bu tür saç kaybına rastlanmaktadır. Saç normal koşullarda kopmaya ve aşınmaya dayanıklı bir lif yapısıdır. Ancak yapısal eksiklikler sonucu veya fiziksel  zorlamalar sonucu saçımız incelebilir, kolaylıkla yıpranıp kopabilir ve kayıp yaşayabilir.

Saç ve Beslenme İlişkisi
Saçta yapısal eksiklikler ağırlıklı olarak besin eksikliği sebebiyle oluşur. Saçın yeterli oranda protein almaması sonucu saçta zayıflama incelme ve kolay kırılma yaşanır.  Saç en ufak zorlamada kopar ve kırılır.
• Proteinden eksik beslenme, vejeteryan beslenme,
• Demir eksikliğine bağlı kansızlık,
• Çinko, folik asit, B-12, biotin eksikliği,
• Sağlıksız saç derisi, tıkanmış foliküller
saçın sağlam yapısını bozar, saç canlılığını yitirir, matlaşır, şekil almaz hale gelir ve saçta incelmeler başlar.
Bunun yanısıra saça dışarıdan uygulanan şekillendirme yöntemleri saça fiziksel tehdit oluşturabilir. Sık yapılan kimyasal işlemler ve şekillendirme işlemleri en sağlam saç yapısında dahi kırılma ve kopma yaratır.


Saçın sağlıklı olması ve korunması için yapılabilecekleri özetlemek gerekirse:
1. Saç ıslakken taranmalı ve şekillendirilmelidir.
2. Maşa kullanımını sık yapmak yerine,  arada bigudi ile şekillendirme yapılabilir.
3. Düzleştiricileri her gün kullanmak yerine, saçı fırça ile şekillendirmek tercih edilebilir.
4. Saç daha sık yıkanmalı, yıkama sonrası saça nem ve protein veren bakım maskeleri kullanılmalıdır.
5. Saçın doğal rengine yakın boyalar tercih edilmelidir.

Burcu Çayözü
Akademi Saç Terapi Merkezi
Saç Sağlığı Uzm. (Trikolojist)
kaynak www.milliyet.com

Alinan her kilo ile kısırlaşıyoruz


Alınan her kiloyla kısırlaşıyoruz!

Türkiye’de erkeklerin yüzde 21’ini kadınların ise yüzde 42’sini tehdit eden obezite kısırlık nedenleri arasında yer alıyor.





EuroFertil Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Hakan Özörnek, çocuksahibi olamayan çiftlerde incelenen noktalardan birinin kilo problemi olduğunu söyleyerek, “Obeziteadet düzensizliğinin yanı sıra yumurtlama problemine sebep oluyor. Dolayısıyla doğal yolla gebelik oluşmasını engelliyor” dedi

Sağlık Bakanlığı’nın başlattığı ‘Obezite ile Mücadele Eylem Planı’ batılı ülkelerin sorunu olarak bilinen aşırı şişmanlık hastalığının Türkiye’de de ciddi boyutlara ulaştığını bir kere daha gösterdi. Türkiye’de erkeklerin yüzde 21’ini kadınların ise yüzde 42’sini tehdit eden obezite pek çok hastalığı da beraberinde getiriyor. Yaşadığımız çağın koşullarında sıkça karşımıza çıkankısırlık ise obezitenin tetiklediği sorunlar arasında üst sıralarda yer alıyor. EuroFertil Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Hakan Özörnek, çocuk sahibi olamayan çiftlerde incelenen noktalardan birinin kilo problemi olduğunu söyleyerek, “Obezite adet düzensizliğinin yanı sıra yumurtlama problemine sebep oluyor. Dolayısıyla doğal yolla gebelik oluşmasını engelliyor” dedi. 

FAZLA YAĞ HÜCRESİ OSTROJEN DENGESİNİ BOZUYOR
Fazla sayıdaki yağ hücresinin ostrojen dengesini bozduğunu, yüksek miktardaki ostrojenin ise yumurtlamayı engellediğini ifade eden Dr. Özörnek, şu bilgileri verdi: “Yüksek vücut kütle indeksi lokal endokrin ve metabolik bozukluk yaparak küçük yani olgunlaşma problemi olan yumurta gelişimesine sebep olur. Artan kilo ile gelişen hiperandrojenizm (vücutta testosteron gibi erkeklik hormonlarının artması) ve yumurtlama bozukluğu doğal gebelik şansını düşürür. Gebe kalmak için en ideal vücut kütle endeksi 21 - 29 dur. Yapılan çalışmalarla obez kadınların yüzde 5 oranında kilo kaybetmesiyle adet düzensizliği vakaların yüzde 60’ında bu problemin ortadan kalktığı ve adetlerin tekrar düzene girdiği belirlenmiştir.”

ŞİŞMAN ERKEKLERDE TEHLİKEDE

Dr. Özörnek şişmanlığın sadece kadınları değil, erkekleri de etkilediğine dikkat çekti. Yapılan çalışmaların şişman erkeklerin sperm kalitelerinin düştüğünü belirten Dr. Özörnek, sözlerini şöyle sürdürdü: “ Yapılan çalışmalarda şişman erkeklerde sperm kalitesinde düşüklükler olduğu tespit edilmiştir. Normalde erkeklerde yağ dokusundan ostrojen hormonu az miktarda salgılanmaktadır. Obez erkeklerde yağ dokusunda testesteronun östrojene dönüşmesi artar ve dolayısıyla testesteron azalır ve buna bağlı olarak da sperm kalitesi düşer. Fazla kilosu olan erkeklerde hormon düzensizlikleri ideal kiloya sahip olanlara göre daha yüksektir.”

Tüp bebek yaptıracak hastalarda ise obezite yumurtalık cevabını azaltır, yüksek doz ilaca gereksinim olur, tedavi süresini uzatır, gelişen yumurta sayısı azdır ve tedavinin yarıda kalma ihtimalini arttırır. Obez insanların bebeklerinde genetik anormallik ihtimali arttığı için, düşük olasılığı artar. Tüm bunların yanında gebelik komplikasyonlarını arttırır, kısaca sağlıklı canlı doğum oranını azaltır.

Gebelik planlayan bir bayanın meyve, sebze, karbonhidrat ve etin dengede olduğu bir diyet uygulamasını öneren Dr. Hakan Özörnek, bunun yanı sıra günlük kalori alımının normal vücut kilosunu koruyacak şekilde ayarlanması gerektiğini ifade etti.
 kaynak www.milliyet.com

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Fazla şekerin zararları


Fazla şekerin zararları!

Hergün büyük bir iştahla yediğimiz şekerli ürünlerin vücudumuza etkileri saymakla bitmiyor...




Mısır şurubundan elde edilen yüksek fruktozlu şekerin beyne de zarar verdiği ortaya çıktı. 

Amerikalı uzmanlar fazla alınan yüksek fruktozlu şekerlerin hafızayı zayıflattığını belirledi.

Özellikle şekerli içecekler ve işlenmiş gıdalarda bulunan yüksek fruktozlu rafine şekerin, beyin faaliyetlerini olumsuz yönde etkilediği hafızayı zayıflattığı ortaya çıktı. California Üniversitesi (UCLA) uzmanları, fareler üzerinde yaptığı araştırma iki gruba ayırdığı deney havanlarının hepsine içecek olarak suyla karıştırıştırılmış yüksek fruktozlu mısır şurubu verdi. Gruplardan birine mısır şurubunun yanı sıra beyin faaliyetlerini artıran omega-3 yağ asidi içeren besinler verildi. Deney öncesinde haftanın 5 günü karmaşık bir labirent içindeki testi başarıyla geçen faralerden sadece mısır şurubu içen grup 6. haftasında labirentin içinde sıkışarak korkmaya başladı. Omega-3 yağ asitleri ile beslenen fareler ise aynı şekilde labirentlerden çıkmaya devam etti. “Journal of Physiology” dergisinde yayımlanan araştırmayı yürüten ekibin başkanı Fernando Gomez-Pinilla, sadece mısır şurubu içen faralerin beyin hücrelerinin birbiri ile etkileşime geçmede zorluklar yaşadığını ve bu hayvanların temiz düşünme yetilerinin kaybolduğunu belirtti.

Zararı saymakla bitmiyor

İşlenmiş şekerin aynı zamanda kan şekeri ve beyin fonksiyonlarını kontrol eden insüline karşı direnç gösterdiği de kaydedildi. Gomez-Pinilla, bu tür şekerle beslenmenin uzun vadede öğrenme ve hafıza bozukluklarına yol açabileceğini ancak balık, keten tohumu gibi Omega-3 yağ asitleri bakımından zengin besinlerin alımıyla zararın en aza indirilebileceğini ifade etti. Yüksek fruktozlu işlenmiş şeker, kola, baharat ve çeşniler, elma suyu, bebek mamaları ve diğer işlenmiş gıdalarda kullanılıyor. Daha önceki araştırmalarda yüksek fruktoz içeren rafine şekerin yetişkinlerde şeker hastalığını, obeziteyi ve karaciğerde yağlanmayı tetikleyebileceğini ortaya koyduğuna dikkat çeken Amerikalı bilim adamı, “Yaptığımız araştırma, ilk defa işlenmiş şekerin vücuda olduğu gibi beyne de zarar verebileceğini ortaya koydu” diye konuştu.



kaynak http://haber.gazetevatan.com

4 Mayıs 2012 Cuma

Boyun Ağrısına 6 öneri


Boyun ağrısı, boyun hareketlerinde kısıtlılık ve boyun kaslarında gerginlik gibi şikayetler özellikle yoğun çalışan kişilerde daha sık görülüyor.


Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Elçin Aykutoğlu, çok çalışanın hastalığı olarak tanımladığı boyun kireçlenmesini anlatıyor.

Boyun kireçlenmesi, boyun omurlarının ve aralarında bulunan disk yapılarının yıpranması sonucu oluşan bir hastalık. Meydana gelen değişiklikler, omuriliğin geçtiği kanalı veya omurlar arasından çıkan sinirlerin geçtiği kanalları daraltarak sinirlerde bası oluşturuyor. Bu basıya bağlı olarak boyunda ve kollarda ağrı ve uyuşma ortaya çıkıyor. 40-50 yaş arasında şikayetler gelişmekle birlikte yaş ilerledikçe görülme sıklığı da artıyor

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Mevsim Geçişlerine Dikkat


Son günlerde hava bir güneşli bir yağmurlu bir rüzgarlı… Mevsim geçişlerinde yaşanan ani ısı değişiklikleri, vücudun savunma mekanizmasını zayıflatarak; soğuk algınlığı, nezle ve grip gibi solunum yolu enfeksiyonlarına davetiye çıkarabiliyor. Mevsim geçişlerindeki ısı değişikliklerinden etkilenip hasta olmamanın yolu bilinçli olmaktan geçiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Dahiliye Bölümü’nde Prof. Dr. Birsel Kavaklı, hava değişikliklerinin insan sağlığı üzerindeki etkisi hakkında bilgi verdi.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Penis nasıl büyütülür??


Eğer penisinizi büyütmek istiyorsanız, en favori teknik budur. Bu tekniğin ayakta uygulanması en uygun olan biçimdir.
Bu teknikte dikkat edilecek en önemli olay ereksiyon halinde olmamanızdır. Penis yumuşak iken uygulanması gereken bu teknikte yağlama yapılmamalıdır.
1. Yumuşak haldeki penisinizi elinizle başının hemen altından tutun. Çok fazla sıkmayın.
2. Penisinizi önünüzde ileride bir noktaya doğru düz olarak çekebildiğiniz kadar çekin.1 dakika boyunca öyle kalın. Canınızı acıtacak kadar zorlamayın.
3. 10 saniye dinlenin. Penisinizi yumuşakça sallayın. Bu kan penisteki dolaşımını normale dönüştürecektir.
4. ?2? numaralı hareketi 4 kez daha tekrar edin. Fakat bu sefer sağa sola yukarı aşağı olmak üzere 4 ayrı yönde çalışın.
5. 5 germeyi de uyguladıktan sonra(1?er dakikadan), 1?den 4?e kadar olan teknikleri istediğiniz kadar tekrarlayabilirsiniz. Ama bizim önerimiz maksimum 5 ila 10 tekrar olmasından yana.
Elinizle yarattığınız gerginlik, penisinize ağırlık yerleştirerek uzatmakla hemen hemen aynı mantıkta.
Germe hareketini yaparken penisinizi dilediğiniz şekilde tutabilirsiniz, ama dikkat etmeniz gereken şu ki tutuş sırasında damarlarınıza baskı yapmayınız. Asla aşırı zorlamayınız. Kan dolaşımını engellemek istediğimiz en son şey.
Sadece bu teknikle çalışarak bile 2 hafta içersinde gelişim göstermeye başlayacaksınız. Fakat 3-4 ay sonunda inanılmaz değişimi fark edeceksiniz.
Diğer bir teknik ise:
Bu teknik ilk tekniğimize göre çok daha basit bir teknik. Sadece bu teknikle penisinizde yaklaşık 5 cmlik bir boy farkına ulaşabilirsiniz.
1. Yumuşak haldeki penisinizi elinizle başının hemen altından tutun. Çok fazla sıkmayın.
2. Direkt olarak kendinizden 90 derece açıyla penisinizi ileri doğru çekin. Ama unutmayın yine acıyı hissettiğimiz zaman anlıyoruz ki çok zorluyoruz. Daha hafif çekiyoruz. Bu gerilimi 30 saniye uygulayın.sonrasında 1 dakika dinlenin.
3. Toplamı 5 ila 20 dakikayı buluncaya kadar bu egzersizi tekrar edin.Bu ilk partiden sonra 10 ila 20 dakika arasında dinlenin. Sonra tekrar başlayın.


Yorum .Birçok erkek bu yönde hep kendini eksik hissetmiştir.oysaki çoğu yeterlidir.Yukarıdaki yöntem uzun yıllardır kullanılan ve iş gören bir yöntemdir.Genelde Arap ve yerli kabilelerin uyguladığını biliyorum.Bu konuda etkili ilaçlar son zamanlarda var.Ama her şeyin doğalını yapmak isteyen buyursun.
Belli bir zaman sonra arkadaşlar yorumlarınızı bekliyorum 

Etiketler

Etiket Başlıkları

10 Nisan 2012 Salı

Ağrı kesiciler ağrınızı kesmiyor mu?


Ağrı kesiciler ağrınızı kesmiyor mu?

Sıradan ağrı kesicilere yanıt vermiyor; tedavisinde depresyon ilaçları kullanılıyor; en çok diyabet ve kronik bel ağrısı hastalarında görülüyor; yanma, batma, karıncalanma ve elektriklenme gibi belirtiler veriyor... İşte her 100 kişiden 6’sının şikâyetçi olduğu nöropatik ağrıya dair detaylar

10 Nisan 2012 Salı, 12:07:03
Ağrı kesiciler ağrınızı kesmiyor mu?
Nöropatik ağrı, beyin, omurilik ve çevresel sinirlerdeki hasar sonrasında ortaya çıkan ağrı tipi olarak tanımlanıyor. En büyük özelliğinin de normal ağrıkesicilere cevap vermemesi olduğu belirtiliyor. Sinir kökenli bu ağrıların tedavisinde bazı epilepsi (sara) ve depresyon ilaçlarını kullanmak gerekebiliyor. Bu sorunun “beyin, omurilik veya sinir sisteminde herhangi bir yerdeki hasar sonrası” ortaya çıktığını söyleyen Türk Nöroloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Tan, bu hasara neden olan hastalıkların başında diyabetin geldiğine dikkat çekiyor ve “Diyabet hastalarında sıklıkla sinir sistemi hasarı görülüyor” diyor.

BÜYÜK NEDEN DİYABET 
Diyabete bağlı “periferik nöropati” (çevresel sinirlerin hasarı) görülen hastaların yaklaşık 1/3’ünde nöropatik ağrıya rastlanıyor. Yine bazı kanser ilaçlarının kullanımında ve beyni tutan hastalıklarda da (felç ya da MS hastalığı sonrası gibi) sinir sistemi hasarı nedeniyle nöropatik ağrı ile karşılaşılabiliyor. Prof. Dr. Tan, bu konuda bağışıklık sistemi bozuk kişilerde ortaya çıkan zona hastalığının da dikkate alınması gerektiğini söylüyor. Zona geçiren hastalarda döküntüler iyileşse bile bir süre sonra dayanılmaz şiddette ağrılar ortaya çıkıyor. Omurilik yaralanması olan her 10 kişinin 9’unda da çok şiddetli nöropatik ağrılar meydana geldiği belirtiliyor. Yine bel fıtıkları sonrasında, halk arasında, “siyatalji” denilen ve “siyatik sinir tutulması” şeklinde ifade edilen belağrılarında da nöropatik ağrı belirtilerine rastlanıyor.

BELİRTİLERİ FARKLI
Yapılan çalışmalar, her 100 kişiden 5-6’sında nöropatik ağrı olduğunu gösteriyor. Nöropatik ağrısı olan hastalarda bilinen ağrıdan farklı bazı belirtiler de bulunuyor. Bunların yanma, batma, karıncalanma, elektriklenme, soğukluk, üşüme veya kaşınma hissi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tan, “Bunlar bilinen ağrılardan farklı bulgulardır, bu nedenle sorunun nedeninin bulunamadığı hastalara şeker yükleme testi yapılması gerekebilir” diyerek ekliyor: “Çünkü herhangi bir bulgusu olmayan ve yapılan araştırmalarda hastalık tespit edilemeyen her 100 kişinin 50’sinde gizli şekere rastlıyoruz.”

KRONİK BEL AĞRISI 
Türkiye’de yapılmış bir çalışmaya göre erişkin diyabetlilerin yüzde 16’sında nöropatik ağrı görülüyor. Nöropatik ağrının sık rastlandığı bir diğer sorunun da kronik bel ağrısı olduğu belirtiliyor. İnsanların yüzde 80’inde yaşamlarının bir döneminde bel ağrısı görüldüğüne, bunların yüzde 30-50’sinin kronikleştiğine, kronik bel ağrılarının üçte birinde ise nöropatik ağrı ile karşılaşıldığına dikkat çekiliyor.

İLAÇ PARASININ YARISI ÇÖPE GİDİYOR
2008-2009 yılları arasında Türkiye’de nöropatik ağrı teşhisi konulduktan sonra yazılan reçetelerin yarıdan fazlasının (maliyet analizi) hastalıkta hiçbir yararı olmayan vitamin, kas gevşetici ve basit ağrı kesicilere harcandığını belirten Prof. Dr. Tan’a göre bu durum, nöropatik ağrı teşhisi konulup reçete yazılan hastalara harcanan paranın yarısının çöpe gitmesi anlamına geliyor.

SADECE YARISI TEDAVİ EDİLEBİLİYOR
Prof. Dr. Ersin Tan’a göre hem tanının atlanması hem de hastalığın tedavisinin yeterince bilinmemesi yüzünden nöropatik ağrı hastalarının yarısı tedavisiz kalıyor, bazen de bu hastalara yanlış ve etkisiz tedaviler uygulanıyor. Prof. Dr. Ersin Tan, bu nedenle günümüzde hastaların ancak yarısının doğru tedavi alabildiklerini söylüyor.

HANGİ BELİRTİLER EŞLİK EDİYOR? 
* Uykusuzluk
* Yaşam kalitesinin düşmesi
* Depresyon anksiyete.

GAZETE HABERTÜRK / Ceyda ERENOĞLU
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...